Betül Yasemin Kökbek / Milliyet.com.tr – İngiliz tarihinin en uzun süre tahtta kalan hükümdarlarından biri olan Kraliçe Victoria, yalnızca 63 yıllık saltanatıyla değil özel hayatındaki çelişkilerle de yüzyıllardır konuşuluyor. 9 çocuğu bulunan Victoria’nın, döneminin güçlü ve etkili kadın figürlerinden biri olmasına rağmen annelik konusunda oldukça tartışmalı bir miras bıraktığı biliniyor.
Tarihçiler, Kraliçe Victoria’nın çocuklarına karşı tamamen sevgisiz olduğunu söylemenin doğru olmayacağını belirtse de hükümdarın özellikle hamilelik, doğum ve çocuk yetiştirme süreçlerinden büyük bir rahatsızlık duyduğu ve annelik rolünü çoğu zaman bir yük olarak gördüğü yönünde çok sayıda belge bulunduğunu aktarıyor.
Kraliçe Victoria 1819 yılında doğdu ve 1837’de henüz 18 yaşındayken İngiltere Kraliçesi oldu. 1840 yılında kuzeni Prens Albert ile evlenen Victoria, kısa süre içinde büyük bir aile kurdu. Çiftin toplam 9 çocuğu oldu; Victoria, Albert Edward (geleceğin Kral VII. Edward’ı), Alice, Alfred, Helena, Louise, Arthur, Leopold ve Beatrice.
Ancak Victoria’nın günlükleri ve mektupları, onun annelik deneyimini her zaman mutlulukla yaşamadığını gösteriyordu. Özellikle hamilelik dönemlerinden ve küçük çocukların bakımından hoşlanmadığı, bebekleri ‘rahatsız edici’ bulduğu yönündeki ifadeleri tarihçiler tarafından sık sık gündeme getiriliyor.
ÇOCUKLARINA KARŞI DUYGULARI KARMA KARIŞIKTI! Tarihi kayıtlar Kraliçe’nin, anneliği hayatının en zor taraflarından biri olarak gördüğü ve çocuklarını büyütme görevini büyük ölçüde dadılara ve yardımcılarına bıraktığı biliniyor. Victoria’nın aksine Prens Albert, çocukların eğitimine daha fazla ilgi gösteren bir baba olarak tanımlanıyor.
Çocuklarının disiplinli yetişmesini isteyen Albert, onların dersleriyle yakından ilgileniyor ve kraliyet ailesinin modern, bilgili bir temsilcisi olmalarını hedefliyordu. Ancak bu sıkı eğitim anlayışı zaman zaman çocukları üzerinde baskı oluşturdu. Özellikle geleceğin kralı VII.
Edward’ın, ailesiyle karmaşık bir ilişki yaşadığı ve anne-babasının sert tutumundan etkilendiği belirtiliyor. Tarihçiler bu soruya tek bir cevap vermenin zor olduğunu söylüyor. Çünkü Victoria’nın çocuklarına karşı duyguları oldukça karmaşıktı. Bir yandan bazı çocuklarıyla yakın ilişkiler kurduğu, özellikle en küçük kızı Beatrice’e hayatının ilerleyen dönemlerinde çok bağlı olduğu biliniyor.
Diğer yandan ise oğulları ve bazı kızlarıyla ilişkilerinde mesafe, kontrol ve eleştiri ön plana çıkıyordu. Victoria’nın özellikle oğlu VII. Edward’a karşı uzun süre kırgın ve sert olduğu, onun yaşam tarzını ve davranışlarını eleştirdiği biliniyor. Edward’ın babası Albert’in ölümünden sonra annesinin suçlamalarıyla karşı karşıya kaldığı ve bu ilişkinin yıllarca gergin devam ettiği aktarılıyor.
Alıntı Metni ‘MÜKEMMELLİĞİ BEKLEMEK YERİNE ANNELERİ DESTEKLEMEYLİYİZ’ Kraliçe Victoria’nın çocuklarıyla olan ilişkisi gündeme geldikçe onun annelik deneyimi üzerinden anne ve çocuk ilişkisi yeniden gündeme geldi. Klinik Psikolog Ayşe Burcu Durak ise açıklamalarına şu şekilde başladı: “Toplum olarak annelikten mükemmellik beklemek yerine, anneleri desteklemeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Bilim bize şunu söylüyor: Çocukların ihtiyacı kusursuz anneler değil; ruh sağlığı desteklenen, hata yapabilen, gerektiğinde yardım isteyen ve çocuklarıyla güvenli ilişki kurabilen annelerdir.” İsrail en büyük tesisleri kurdu! Soykırıma hazırlık mıydı: Tevrat’a meydan okuyorlar Alıntı Metni Toplumda ebeveynliğin her anından keyif alınması gerektiğine dair güçlü bir beklenti bulunsa da bilimsel araştırmaların bunun gerçekçi olmadığına işaret ettiğini söyleyen Klinik Psikolog Ayşe Burcu Durak, “Hamilelik, doğum ve özellikle bebeğin ilk yılları, bireyin psikolojik, biyolojik ve sosyal yaşamında büyük değişimlere neden olur.
Bu nedenle bazı ebeveynler, özellikle de anneler, bu süreçten bekledikleri kadar haz alamayabilir. Bu durumun altında farklı psikolojik etkenler bulunabilir. En sık görülen nedenlerden biri doğum sonrası depresyon ve doğum sonrası anksiyete bozukluklarıdır. Araştırmalar doğum yapan kadınların yaklaşık yüzde 10–20’sinde doğum sonrası depresyon gelişebildiğini gösteriyor.
Depresyon yaşayan annelerde yalnızca çökkünlük değil; bebeğe karşı ilgide azalma, annelikten keyif alamama, suçluluk duyguları ve yoğun tükenmişlik de görülebilir” açıklamasında bulundu. Bunun yanında ebeveyn tükenmişliği (parental burnout) de önemli bir faktör olduğuna değinen uzman isim sürekli bakım verme sorumluluğu, uykusuzluk, sosyal desteğin yetersiz olması ve ekonomik stres gibi etkenler ebeveynlikten alınan doyumu azaltabilir.
Son yıllarda yapılan çalışmalar, ebeveyn tükenmişliğinin yalnızca yorgunluk değil; duygusal uzaklaşma ve ebeveyn rolünden kaçınma isteğiyle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Bir diğer önemli etkenin ise bireyin kendi çocukluk deneyimleri olduğunu söyledi. Bağlanma kuramına göre kişinin kendi bakım verenleriyle kurduğu ilişki, ileride ebeveynlik deneyimini etkileyebilir.
Çocukluğunda ihmal, istismar veya duygusal yoksunluk yaşamış bireyler ebeveynlik sürecinde eski duygusal yaralarının yeniden tetiklendiğini hissedebileceğini söyledi. Ek olarak kişilik özelliklerin de değinen Klinik Psikolog Durak, mükemmeliyetçilik, kontrol ihtiyacının yüksek olması, sosyal medyada idealize edilen “kusursuz annelik” algısı ve toplumsal beklentilerin de ebeveynlik deneyimini zorlaştırabileceğini söyledi.
Burada önemli olan noktanın, çocuk bakımını her zaman keyifli bulmamanın tek başına psikolojik bir bozukluk anlamına gelmediği olmadığının altını çizdi. DOĞUM SONRASI SÜREÇ ANNENİN KİMLİĞİNİ YENİDEN Mİ YAPILANDIRIYOR? Açıklamalarına bir annenin bebeğine veya çocuğuna karşı zaman zaman öfke, hayal kırıklığı, bıkkınlık ya da uzaklaşma hissetmesinin insani ve tek başına patolojik olmadığını söyleyerek devam eden Klinik Psikolog Ayşe Burcu Durak, “Özellikle uykusuzluk, yorgunluk, ekonomik sorunlar ve sosyal destek eksikliği bu duyguları artırabilir.
Winnicott’un yeterince iyi anne kavramına göre annelik kusursuz olmak değil, çocuğun ihtiyaçlarına büyük ölçüde duyarlı olabilmektir. Bu nedenle çocuğa karşı zaman zaman olumsuz duygular hissetmek, sevginin olmadığı anlamına gelmez. Ancak bu duygular sürekli hâle geliyor, anne çocuğuna karşı kronik ilgisizlik yaşıyor, bakım vermekte zorlanıyor, çocuğa zarar verme düşünceleri taşıyor veya yoğun suçluluk nedeniyle günlük yaşamını sürdüremiyorsa profesyonel destek gerekebilir.
Önemli olan olumsuz duyguları hiç yaşamamak değil; bu duyguları fark edebilmek, düzenleyebilmek ve çocukla sağlıklı ilişkiyi sürdürebilmektir” açıklamasında bulundu. Alıntı Metni Açıklamalarını sonlandırmadan önce tarihten günümüze değişen annelik kavramı üzerine değinen uzman isim anneliğin, yalnızca biyolojik değil, kültürel ve tarihsel olarak değişen bir olgu olduğunun altını çizerek devam etti.
Günümüzde anneden her ihtiyacı karşılaması, kendini ikinci plana atması ve sürekli fedakâr olması beklenirken, bu anlayışın tarih boyunca aynı kalmadığını söyledi. Modern psikolojiyle birlikte anne-çocuk ilişkisinin ve erken bakımın öneminin daha fazla vurgulandığının altını çizen Klinik Psikolog Ayşe Burcu Durak, “Ancak güvenli bağlanma, annenin kusursuz olması anlamına gelmez; çocuğun ihtiyaçlarına yeterince tutarlı ve duyarlı yanıt verebilmesi önemlidir.
Günümüzde annelik; bakım vermenin yanında duygusal emek, zihinsel yük, kariyer ve toplumsal beklentilerle iç içe geçmiş karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle anneliğin ilk dönemlerinde yaşanan yalnızlık, çelişkili duygular veya annelikten keyif alamama, her zaman kişisel başarısızlık değildir; büyük bir yaşam değişimine uyum sürecinin parçası olabilir.
Bu nedenle anneliği idealize etmek yerine insani yönleriyle ele almak, hem annenin ruh sağlığı hem de çocukla sağlıklı bir ilişki açısından önemlidir” diyerek açıklamalarını sonlandırdı. Kraliçe Victoria, bir yandan Avrupa’nın en güçlü hükümdarlarından biri olarak tarihe geçti, diğer yandan çocuklarıyla ilişkileri nedeniyle eleştirildi.
Onun hikâyesi, gücün ve imparatorluk sorumluluğunun özel hayat üzerindeki etkisini gösteren en dikkat çekici örneklerden biri olarak kabul ediliyor. Victoria’nın çocuklarına gerçekten sevgisiz olup olmadığı ise hâlâ tarihçilerin tartıştığı konular arasında yer alıyor.
Ancak geriye kalan mektuplar ve günlükler, onun anneliği kolayca kabul eden geleneksel bir figür olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Biri bizi dinliyor! Mogadişu’nun çehresi Ankara ile değişti